Ara
  • Şerife Meriç

GRANADA

En son güncellendiği tarih: 16 Eki 2019

“YÜRÜMEK VE DÜŞ KURMAK ÜZERİNE YARATILMIŞ ŞEHİR”


Endülüs Özerk bölgesinin başkenti olan Granada’ya giderken beklentim, pek çok Avrupa kentinde bulduğum modern ve rahat hayat, medeniyet denen eşik ve gözümü ruhumu hiç acıtmayacak, birbiriyle kavga etmeden, birbirini ötelemeden, gölgelemeden uyum içinde dans eden bir mimariden öte bir şey değildi.

Daha önce İspanya’da, Barselona ve Valencia kentlerini gördüğüm için doğrusu bir mimari tarz yargı da vardı kafamda.

Yoğunluğum nedeniyle şehre ilişkin herhangi bir araştırma da yapamamıştım. İyi ki de öyle olmuş. Çok etkilendiğimi peşinen söylemem gerekli.

Kent o güne kadar gördüğüm Avrupa hatta İspanya ve hiçbir İslam kentine benzemiyordu.

Şehirde mekanlar değil yaşam inşa edilmiş gibiydi.

Müslümanlığın ve İspanyol kültürünün iç içe olduğu dünyevi ve ruhani zevklere aynı zaman diliminde hitap eden Granada gerçekten büyülü bir şehir. Endülüs’te Emeviler’in son düşen kalesi... 45 dakikada dağa 45 dakikada da denize ulaşılabilen muhteşem coğrafya. Dağlarda kayak yapılırken aşağıda denize girilebiliyormuş... Şehrin adı Yahudiler tarafından verilen Gırnata ‘kutsanmış tepe‘ anlamına geldiği söyleniyor.


Güneyin en büyük dağı olan Mulhacen’inde yer aldığı Sierra Nevada Dağları bulunan coğ-

rafya farklılıklarından biri de Darro ve Genil nehirleri arasında geniş ve verimli ovalarla kaplı olması. Endülüs Emevileri’nden kalma büyüleyici Al Hambra Sarayı asıl ürün görünümünde.

Aralarında Al Hambra sarayının da bulunduğu eski yapılar tepelerin üstüne ve çevresine konuşlanmış, yeni yerleşim ise düz ovalara kurulmuş.


Al Hambra’yı, hatta Granada’yı dolaşırken en çok göreceğiniz şey, kapıların mihrapvari anahtar deliği şekli. Audioguide’ın dediğine göre Müslüman kültüründe “hoşgeldiniz, başımızın üstünde yeriniz var” demekmiş.


Granada 1492’de Kraliçe Isabel ve kocası Ferdinand’a son teslim olan Müslüman kenti. Bu

zamana kadar kente Emeviler tarafından inşa edilen yapılar şehirde büyülü bir atmosfer yaratmış. Her noktasında insan Emeviler bir şehir inşa etmemiş, bir yaşam inşa etmiş dedirten ve insanı kavrayıp düşlere sokan bir atmosfere teslim oluyor.


Al Hambra

Kafanızda ki ‘klasik bir saray’ imgenizi bırakmanızı öneririm. AlHambra, bir saraydan çok daha fazlası. Saray, kale ve enfes bahçelerden, muazzam manzara ve yürüyüş yollarından oluşan birleşik bir yapı. Başlı başına bir semt. Haritayı ele aldığınızda görünende bu

zaten. İslam mimarisinin ulaştığı en üst mertebe deniyor.


Biraz tarihinden bahsedilmesi gerekirse Al Hambra’daki Alcazaba

(kale) kısmı ilk yapılan bölüm. 1232 senesinde Gırnata Krallığı ile birlikte diğer bölümler inşaa ediliyor. Özellikle akan su hem sarayların içerisinde hem de tüm birleşik yapıda, bahçelerde, yol kenarlarında kullanılmış. İslamiyet’te büyük önem taşıyan akan su, insanı farklı bir havaya sokuyor. Üstelik o yıllarda suya, taşma yöntemiyle ulaşıldığı için o bahçelerin, havuzların bakımlarını hayal etmek pek te zor değil. Al Hambra’nın için de bulunan ve hemen yanı başındaki yapının aksini görebildiğimiz havuzlar çokça inşaa edilmiş yapılardan. Sudaki yansıma gerçek bir görüntüyle bir araya gelince hangisinin yansıma, hangisinin gerçek olduğunu ayırt etmenin zor olduğu görüntüler oluşturuyor. Bu doğu felsefesinde ‘hayat aslında bir yansımadır ve kişiona sahip olamaz’ felsefesini simgelemek için mi yapılmış sorusunu sorduruyor insana.


Dışarıdan bakıldığında çok ihtişamlı gözükmese de, asıl ihtişamı sarayın içine girdiğinizde görüyorsunuz. İslam dışarıda gösterişten çok iç dünyanızı geliştirmenizi tembihleyen bir din. Ayrıca mahremiyet de çok önemli. Al Hambra, bu açıdan mahremiyetin mimariye en güzel yansımış örneklerden biri.


Sierra Nevada Dağları eteklerinde 9. yüzyıldan itibaren kraliyet binaları inşa edilmeye başlanmış. Ancak Al Hambra Sarayı bugünkü ihtişamına ve büyüklüğüne 14. yüzyılda Endülüs Emevileri’nin başında bulunan Nazar Hanedanlığı sırasında ulaşmış. Sultan Yusuf ve oğlu Sultan Muhammed V döneminde Al Hambra’da ardı ardına etkileyici, büyüleyici saraylar inşaa edilmiş ve bahçeler oluşturulmuş.


Bahçelerde 4 kanal inşaa edilmiş. Bu dört kanal cennetteki dört ırmağı temsil ediyor. Ayrıca ‘Biz dünyayı yedi kat yarattık’ ayetine atıf olarak tavan dünyanın yedi katını temsil eden katlardan oluşuyor ve en tepe bölüm Allah’ın katını temsil ediyor. Onun altına gelen yere kimsenin geçme izni yok. Ayrıca buraya sadece belli saatlerde ziyaretçi kabul ediliyor. O saatler de ters ışığa denk geldiği için halifenin yüzü ziyaretçi tarafından görülemiyormuş.


Sarayları kalenin de yapımında kullanılan kızıl kil sayesinde ortaya çıkan kızıl görüntü sonucu Kızıl Kale anlamına gelen Al Qal’at Hambra adını almış. Al Hambra dünya üzerindeki cenneti temsil etmek için tasarlanmış ve bu tasarıma uygun göz alıcı süslemeli şık saraylar, havuzlar, hamamlar, çok sayıda bahçeler inşa edilmiş. Bolluk ve bereket içinde olması için Sultan’ın kanalı isimli su kemerleri de yapılmış. Sarayın pek çok yerinde tekrarlanan Arapça ‘Galip olan Allah’tır’ yazısı taş üzerine kaligrafik olarak oyulmuş olarak görülmektedir.


Nasrid Sarayları tepenin en alçak ve en kuzey kısmında yer alıyor. Sarayların haberleşme yapıları, Arslanlar Avlusu ve Mersin Ağaçları Avlusu etrafında bölünerek yapılmış. Arslanlar Avlusu’nda bulunan binalardaki taş oymacılığı akılla oyun oynarcasına hayranlık uyandırıyor.


Mexuar meclis ya da idari yapı olarak hizmet vermiş. (Emeviler sonrasında yapılan yapı hantal yapımı ve iri taş oymaları ile hemen diğer yapılardan ayrıldığını söylemeden edemeyeceğim) Serallo ya da Comares Sarayı sultanın resmi yaşam alanı imiş. Harem ise özel apartmanlarda kurgulanmış. Nasrid kralının yaz meskeni olan El Portal Bahçeleri, çeşmeler, havuzlar ve fıskiyelerle, teras bahçeleri ile çerçevelenmiş.


İspanyol etkisindeki Müslüman mimari ve süsleme sanatlarının en güzel örneklerini gördüğüm sarayda dikkatimden kaçıramadığım me-

kan ise Patio of the Lions, İslam Mimarisi içinde olmasına rağmen tezat hayvan figürleri ile çevrelenmiş havuzu ile akıllara durgunluk veriyordu. Hem mimari, hem bezeme, hem taş ustalığı hem heykellerdeki ustalık da cabası...


Al Hambra’nın içindeki amfi tiyatroda belli dönemlerde Flamenko gösterimleri yapılıyormuş ama biz yazık ki izleyemedik. İşte böyle bir yer Al Hambra. Bu sarayla ilgili anlatılan hikayeler de tüm tarih hikayeleri gibi etkileyici. Özellikle Hristiyanların Granada’yı işgali döneminde anlatılan bir hikaye var ki Al Hambra sarayını gezerken de anlatılıyor. Rivayete göre Granada’yı Hristiyanlara savaşmadan teslim eden son emir XII.

Muhammed, şehirden çıkarken Granada’nın çıplak gözle görüldüğü son noktadan Granada’ya son kez bakarak ağlamaya başlar. Bunu gö- ren annesi, yanına gelir ve “Ağla oğlum ağla... Erkek gibi savaşamadın, şimdi kadın gibi ağla!” diye efsane olmuş cümleyi söylemiş. Her yeri özenle yapılmış, savaş zamanında bile zarar görmemesi için

tüm tarafların olağanüstü çaba gösterdiği eşsiz bir saray. Bir zamanlar İspanya elçiliğinde görev yapmış Yahya Kemal’in Al Hambra ile ilgili bir notuyla karşılaştım. Yazdıklarına aynen katıldığım Yahya Kemal’in sözlerini paylaşmak istiyorum; “El Hamra’ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken hârikulâde bir mekân içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir alemden başka bir aleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. Bu şaşkınlık daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde,sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz’’


Albaicin

Al Hambra Sarayı’nın tam karşısındaki mahalle, dar sokakları, terasları, eğlence mekanları ile şu aralar romanların yaşadığı bir alan.

Sakromento tepesi çingene kültürünün doğduğu ve hala da yaşamaya devam ettiği yer olarak biliniyor. Alan dünyaca ünlü flemenconun doğum yeri olan Sakromento’yu içinde barındırıyor. “Tanrı’nın ruhuma müzik tohumu attığı rüya kenti” Andres Segovia Saraya nazır gün batımı izleniyor. Ve gösteriden çok doğal hayat gibi görünen flamenko gösterilerinin izlenebileceği mekanlar bulunabiliyor. Gösteri salonu diye girdiğimiz alan kaya oyma gibi bir alandı. Bu bölgeye “Kasaba” da diyorlar.


Granada Katedrali

Kraliçe İsabella tarafından Granada’nın fethi sonrasında burada bulunan cami alanına yaptırılmış Granada Katedrali, İspanya’nın Rönesans tarzının yansıtıldığı sembol yapılarından birisi olarak tanımlanıyor.


Carrera Del Darro

Al Hambra Sarayı Ormanı ile Almonzara arasındaki yol. Endülüs’ten kalan avlulu binalar, dar sokaklar yanında giden nehir, üzerindeki köprüler, kafe ve restoranları ile capcanlı yürümesi çok keyifli bir aks.


Plaza Nueva Meydanı

Granada’nın tarihi meydanı. Meydana açılan dar caddeler ile her daim canlı ve turistik bir atmosfer. Cadde üzerindeki dükkanlar, baharattan, giysiye, takıdan hediyelik eşyaya kadar çok geniş bir beklentiye cevap verir nitelikte ürün barındıran açık çarşı görünümünde. İklim nedeni ile sokak üstleri bir branda sistemi ile iklim etkilerinden koru-

nabilecek önlemleri barındırıyor.


Bu sokaklardan bağlanan diğer küçük bir meydan olan Bib Rambla meydanında gördüğüm mimarını ve kullanım amacını öğrenemediğim yapı tarihi kent içinde yapılan yeni ve modern yapı olarak dikkat çekici. Oranları ile yere, formu ile zamana ait duruyor.

Kentte metro ulaşımı için yapılan istasyon girişleri de dikkat çekici,istasyonlar bodrum kotlarında da olsa ışık ve kentin hangi noktasında olduğunun anlaşılabilmesi açısından çokça düşünüldüğü anlaşılan izler taşımakta. Gördüğüm İspanya şehirlerinde çok sevdiğim kent mobilyaları Granada da aynı etkide ve uslüpta...


Kentin bütünü birbiri içine geçen mat ve doğa ile uyumlu renklerden oluşuyor. Hiç kontrast ve parlak bir renk yok. Hepsi geçişli ve bakışımlı renkler her şeyde bir uyum. Binalar hem kendi tavırlarını gösteriyor hem de yakınındakilerle çok barışık bir şekilde konumlanıyor. Şehrin görebildiğim yerlerinde mimari içinde tüm binalar ve bina çevresi peyzaj, kent mobilyası vs. hem varlar hem birbirinin içinde yok olmuşlar hissi veriyor. Hem özenli hem mütevazı... Bu kadar uyum içinde insanlarda da benzer bir yapı görmek zor olmuyor.


Psikoloji açısından dönerken bizim şehirlerimizde ki tek tek ve birbirini umursamaz yapılan bina topluluğu, kullanılan renk ve doku çokluğunun bir türlü rahatlayamayan psikolojimizin ne kadarının sebebidir düşüncesindeydim.


Yüreğimin ve düşlerimin bir kısmını bırakıp döndüm Granada’dan.

Bir gün düşlerimi büyütüp yüreğime katmak için tekrar gideceğimden emin olarak...

10 görüntüleme0 yorum